Genel

Bir Tahir Hikayesi

By 2 Eylül 2018 No Comments

Tarihin öneminin olmadığı bir dönemdi. Gökyüzü karanlık, sokaklar griydi. Binalar ise bulunduğu yerlere inat bembeyaz boyanmıştı; ama kısa sürede onlar da grileşmişti. Tekdüze prizmalardan oluşan sokaklar cetvelle çizilmişçesine birbirinden ayrılmış, alfabeye göre isimlendirilmişti. Yerlerde tek bir çöp, hatta tek bir iz bile yoktu; kısaca insanların var olduğuna dair belirgin işaretler yoktu da denebilir. Ağaçlar yoktu mesela, renkli çiçekler yoktu; sokaklarda gülüşmeler yoktu, paylaşılan dondurmalar yoktu. Üstelik üzerinden o kadar zaman geçmişti ki, varlıkları bile unutulmuştu. Dünya, isimleri verilmeyen kişilerin  krokisini çizip üzerine tuğlalar koyduğu bir yere dönüşmüştü.  Her şey kusursuzdu, plan yolunda gidiyordu ve kimse şikayetçi değildi- biri dışında.

İnsanlar topluma adapte olacak şekilde yetiştirilirler. Topluma kazandırılacak bir bireyin ebeveynler tarafından şekillendirildiği fikri yanlıştır. Ebeveynler çocuklarını toplumun istekleri ve doğrultusunda büyütmek isterler; böylece topluma karışma zamanları geldiklerinde zorluk çekmeyeceklerdir. O’nun ailesi de tıpatıp bunu uyguladı; ancak yıllardır çalışan bir kol saatinin nedensizce takılıp kalması gibi, dayatılan doğrular O’nun üzerinde işe yaramadı. Daha bir çocukken, alfabeyi sayması istendiğinde sondan başlayıp geriye doğru giderdi. Annesinin ona kızmasına aldırmaz, alfabeyi saymaya her zaman baştan başladığı için sondaki harfin çok üzüldüğünü savunurdu. “Siz istediğiniz kadar ilk harften başlayın,” derdi. “Ben son harfin üzülmesine izin vermem!”

Olaylara tepkileri yaşıtlarınkinden daha farklıydı. Fazla duygusaldı bir kere, büyüdükten sonra bile bu özelliğini içinden atamamıştı. Kalbi kırılınca kimseye bir şey demeden saklanacak bir yer bulur, hüngür hüngür ağlamaya başlardı. Onun kalbini kıran şeyler insanlara epey tuhaf geliyordu, fikirleri de öyle. Her zaman yaşadıkları hayatın fazla düzenli, fazla kontrollü olduğunu savunurdu. “Değiştirilmesi gereken çok şey var.” Derdi tanıştığı herkese. Belki de bu yüzden pek arkadaşı olmamıştı.

Büyük fikirleri vardı, herkesi mutlu edebileceğine inandığı, eşitlikçi, özgürlükçü fikirleri. Yıllardır aynı kapanda kısılıp kaldığı için gökyüzünün rengini unutan madencilere anlatıyordu fikirlerini, yemek pişirmekten başka hiçbir işe yaramadığı öğretilen kadınlara anlatıyordu, bir kağıt parçasını üzerine yazılan sayıları hayatının merkezine almış öğrencilere anlatıyordu. Susmak bilmiyor, her defasında daha büyük bir heyecanla düşüncelerini paylaşıyordu. Düşüncelerini karşısındaki kişiye empoze etmek gibi bir niyeti yoktu, O buna karşıydı. Her zaman şeffaf olmayı tercih eder, yalan dolan olmadan fikirlerini sererdi ortaya. Yapıcı eleştiriler istiyordu, kendini ve yaşam amacını geliştirmek en büyük tutkusuydu. Ne yazık ki yapıcı eleştiriler bir yana, kendine ait bir fikri olan bile yoktu. Gri duvarlar, gri sokaklar, benzer yaşantılar, ruhsuz ilişkiler… O, gökkuşağında sekizinci bir renk olabileceğini iddia ederken, insanlar gökkuşağının varlığına bile inanmıyorlardı.

Tüm bu olanlar O’nu hiçbir zaman yıldırmadı, hatta hevesini daha da perçinledi. İnsanlara karşı sonsuz bir sevgisi ve inancı vardı. İletişim kurduğu kişileri sorularıyla delip geçiyor ve sürekli düşünmeye itiyordu. Basit bir sorusu vardı aslında: Neden? Neden bu hayatı yaşıyordu? Hayatındaki hedefi neydi? Pilot mu olmak istiyordu mesela, yoksa bir palyaço mu?

Sebebi bilinmez, “Neden?” sorusunu her ne zaman sorarsa sorsun, mantıklı bir yanıt alamadı. Soruyu duyunca ya irkiliyor ya da dalga geçiyorlardı; ama O insanların anlamadıkları şeylerle alay etmelerine alışkındı.

Yaşlandıkça sözlerinin insanlar üzerindeki tesirini fark etmeye başladı: Koca bir hiç! Ama bu onu elbette durdurmayacaktı çünkü O, dediklerini dinlemeyen toplumuna iflah olmaz bir şekilde âşıktı. “Madem sözlerim havada uçup gidiyor, öyleyse ben de başka bir yol bulurum!” dedi kendi kendine ve anlaşılamayan her insanın yapacağı gibi oturup yazmaya başladı.

Aklından ve yüreğinden geçen her şeyi, geleceği düzeltmeye olan bütün umutlarını yazdı. Sürekli bir not defteriyle geziyor, her daim cebinde duran kalemiyle etrafı gözlemlerken notlar tutuyordu. O’nu görenler dalga geçmekten geri kalmıyor, bu zırvalıklarından ne zaman vazgeçeceğini soruyorlardı. “En azından artık bir şeyler soruyorlar,” diye düşündü, “bu da bir gelişme.”

İnsanlara kendi çapında konferanslar veremeyecek yaşa geldiğinde dahi fikrini değiştirebileceği birini görünce denemekten vazgeçmedi, toplumun yararı için elinden geleni hiçbir zaman esirgemedi. Rafları dolduracak kadar kitap yazmıştı, bastırmadıkları ise koca bir kütüphaneyi dolduracak kadardı. Sevmeye olan inancı körelmese de yaşlanmıştı artık.

Öylesine bir günde evinde kitaplarıyla birlikte ölü bulundu. Varlığında çoğalmayanlar yokluğunda da eksilmediler, öldüğünü öğrenince kibarca gülüp geçtiler. O, Tahir olmuştu bu hikayede, ama Tahir olmak ayıp değildi; asıl mesele Tahir ile Zühre olabilmekteydi, yani yürekte.

Ece Uzunhasanoğlu

Leave a Reply