Genel

İnsanlığın Derinliğinde mi Boğuluyoruz Yoksa Edebiyatın mı?

By 29 Temmuz 2019 No Comments

Edebiyat’ın tanımını birçoğumuz eğitim öğretim hayatımız boyunca duymuşuzdur. Fakat edebiyat ortalama kasmaktan, sınavlardan yüksek almaktan, üniversiteyi kazanmaktan daha önemli bir araçtır belki de amaç. Daha önemli bir işleve sahip olma mefhumuyla var olması gereken bir meziyettir aslında. Haldun Taner’i, Cemal Süreya’yı herkes bilir belki… Ya da Küçük İskender vefat ettiğinde herkes fotoğraflarını paylaştı belki… Fakat bu insanlardan çıkartmamız gereken bir ders vardı, insan olarak. Haldun Taner’den ilk olmayı-öncülük edebilmeyi, Cemal Süreya’dan edebiyatta annenin önemini öğrenmeliydik mesela. Bugün sosyal medyayı aktif kullanan bir kişi Necip Fazıl Kısakürek’i Nazım Hikmet’i bilir. Fakat üstadlarımızın ideolojilerini, savundukları ve inandıkları yolu, bu yolu nasıl aydınlattıklarını ve bunu aktarmayı bilmek hatta uygulamak yaşam biçimi haline getirmek fazla gelir.  İlmiyle, aşkıyla, hoş görüsüyle, Türkçe’yi nitelendiremeyeceğim kadar fazla güzel kullanan iki kişi ve aslında daha nicesi… 

Ortaokul’da ki çok değerli Türkçe öğretmenim her ders kitapta eseri bulunan edebi şahısları araştırma ödevi verirdi ve sonraki derste araştırmalarımızı okuttururdu. Örneğin Oktay Akbal denince akla Önce Ekmekler Bozuldu eserinin gelmesi gerektiğini öğrendim. Daha doğrusu Önce Ekmekler Bozuldu diyebilmeyi. Aynı öğretmenimle tiyatroculuk yeteneğimi keşfettim, yani edebiyatın nadide bir ilişkisi bulunduğu sanat dalı. Sait Faik dendiğinde doğa diyebiliyorum. Ölü Ozanlar Derneği, Devrim Arabaları ile yolumun kesişmesinden dolayı ayrıca şanslı olduğumu düşünüyorum. Şiir, edebiyat, kitap, tiyatro ve Atatürk tohumlarının ilk atıldığı zamanlardı. Şu an ise filizlenişine şahit oluyorsunuz o tohumların. Evet, Haldun Taner’in Çok Güzelsin Gitme Dur’da dediği gibi “Türkiye bir gün işini sorumluluğunu seven, çalışkanlığı uyuşuk aylaklığa tercih edenlerle kurtulacaktır. Ödevini benimsemeden, sevmeden ne kişinin ne de toplumun yaşamı yaşama benzer.” 

Edebiyat ve insan arasındaki bağ anlatılabilecek bir olgu değildir çünkü bu bağ bir süreçtir. Asla yok olmayacak, zaman geçtikçe kök salacak. Şiir diye, bir ömür tüketerek yazdıkları Erdem Bayazıt’ın… Şiirle susayan; hayatımızı, dışımızdaki olanca kuşatmaya karşı kendi ölçülerimizde bir mucizeye dönüştürmek istiyorsak, biraz hayal gücü, biraz vefasızlık, biraz özsaygı diyen Şükrü Erbaş… Bizleriz aslında. Edebiyata değer veren, “edebiyat yapma” diye küçümsenecek bir laf olarak kullanmak için ağza alınmayan, hayata edebiyata tutunmayla tutunan, ömrünün kıymetini bilen, bir harf için 30 yıl bekleyen, aşkından vazgeçmeyen, yolundan vatanından milletinden dönmeyen; Sabahattin Alileriz, Turgut Uyarlarız, Halide Edipleriz, Tomris Uyarlarız, Ayşe Kulinleriz, Oğuz Ataylarız, Ömer Seyfettinleriz, Peyami Safalarız, Kemal Tahirleriz, Rıfat Ilgazlarız, Ahmed Arifleriz, Orhan Kemalleriz, Tarık Buğralarız, Yaşar Kemalleriz biz. 

“Bir Yalnızlık İşareti” olan Metin Altıok, “Unutulmayan” Behçet Aysan, “Şair Olsam” diyen Hasret Gültekin, “Yine de Gül”en Uğur Kaynar’ımız var bizim, Madımak’ta edebiyat yapan. Karikatürist Asaf Koçak’ımız var bizim, insanlar korkmasın diye mızıka çalan. Oğlu Mazlum Çimen’i balet yapmak isteyen Nesimi’miz var. 

Diyeceğim o ki ders çıkarınız, karşılaştığınız kişilerden hayatınıza girenlerden hayatına girdiklerinizden öğrenin öğretin sorgulayın sorgulatın. Siz de tohum atın, siz de kök salın. Sevin, sayın, iyilik yapın son nefesinizi verirken bile. Kabul görmek için onaylanmak için paylaşmayın bilincinde olduğunuz için paylaşım yapın. Okuyun, okutun ama ezber yapmayın. Ezber bozun. 

Çünkü ben bunları öğrendim. Siz de öğrenin. Edebiyatla kalın, edebiyatla yaşayın.

 

Yazar: Esra Bakkaloğlu

Leave a Reply