BlogGenel

Poe ve Ayrılığa Dair Birkaç Kelam

By 30 Ağustos 2018 No Comments

Aşk; her zaman yazarlara ve şairlere ilham kaynağı olmuş eşsiz bir duygudur ve insan var oldukça da olmaya devam edecektir. Tarihin tozlu sayfalarındaki tutkulu Romeo ve Juliet’ten Nazım’ın Piraye’ye ince ince dokunmuş mektuplarına kadar insanlığın her köşesini diyar diyar gezmiş ve değdiği kimselerde ışıltılı bir iz bırakmıştır. Bu izi taşıyanlar sevdanın ne denli yüce ve kıskanılacak bir duygu olduğunu bilirler ve taşımayanlar da ne kadar çok şey kaçırdıklarını…

Ancak öyle durumlar vardır ki; aşk gibi masum görünen bir duygu dahi can yakabilir, hatta pişman olma raddesine getirir. Ayrılık da bunlardan biridir. Hele ki bu ayrılık Poe ve Annabel’inkine benziyorsa insanı bir yalnızlık denizine sürükler; çünkü gerçekten âşık iki kişi birbirini tamamlar: Bazen eksiklerini, bazen de yalnızca ta kendisini. Poe için ayrılık, onu hayata bağlayan tüm güvenini kaybetmektir. Kolay değil elbet meleklerin kıskandığı bir sevdaya nasip olmak… Sahiden de insan sevince başka hiçbir şeyin önemi kalmıyor, hatta kendinin bile. Alınacak kararların, söylenecek sözlerin ve dilenen dileklerin ardında hep “O” kişi oluyor, hayatımız “O”nun sayesinde yeniden şekilleniyor. Birine kendi yaşamının iplerini koşulsuzca teslim etmek her ne kadar kulağa delice gelse de, bir o kadar da büyüleyici. Düşünsenize, önceden varlığından bile haberdar olmadığınız bir kimse zaman geçtikçe hayatınızın merkezine yerleşiyor ve siz bundan rahatsız olacağınız yerde memnuniyet dahi duyuyorsunuz! Belki de aşkı bu kadar güzel yapan mantık dışı olması ve kalıplara sığmamasıdır.

Yine de çok değer vermek beraberinde kötü sonuçları da getiriyor: Ayrılık düşüncesi insanı her şeyden daha çok korkutmaya başlıyor ve zamanı dolup da çanlar çalınca korkunç bir yaşam başlıyor, hiçbir şeyin eski tadı yok artık. Nasıl nefes alındığını kendine hatırlatmak zorunda kalanlar, anlamsızlıklar denizinde çırpınanlar, dayanamayıp bulutlara kendisi için de bir yer açmalarını söyleyenler… Hepsi ortak bir duyguda buluşuyor: Çaresizlik. Sevdiceğe duyulan özlem, beraberinde çaresizliği getirirken insanı giderek batırmaya başlıyor, tıpkı Poe’nun sürüklendiği cehennem gibi. Sessizce günlerin geçmesi ve hissedilen acının yoğunluğunun azalması için beklemekten başka yapılacak bir şey kalmıyor; ama eğer gerçekten sevda denilen ateşte kavrulmuşlarsa zamanın böylesine derin bir yarayı tamamen düzeltmesi mümkün değil.

Poe gibi diğer yarısını kaybetmiş bir âşığın tek dileği ona hemen kavuşmaktır, karşılığında büyük bir bedel ödemesi gerekse bile. Perdeler kapanıp da gecenin umutsuzluğu yavaş yavaş sızınca, yapılabilecek tek şey acının geçmesi için yalvarmak gibi gözükür. Ne fayda… Gecenin koyuluğu âşığı sarar; ama sevdiceğine götürmek için değil, onu da sonsuzluğuna katmak için. Aşık; etraf iyice karanlıklaşırken sevdasının hayaliyle izler bulutları, onunla ayrılmadığını ve hep birlikte olacağını düşünür. Belki de düşünmek ister, inandırır kendini; yalanlarını kana kana içer, onu seyreden gözlere aldırmadan kendi kendiyle dans eder. Yalnızdır ve yalnızlığını kabul etmiştir artık. Biricik sevdiceği, Annabel, beyaz pamuksu bulutların üstünden izler Poe’nun çırpınışlarını; elinden bir şey gelmez, tek yapabileceği şey Poe’nun üzerine inci taneleri yağdırmaktır. Her bir tane düştüğü yeri iki âşığın umutsuzluğuyla  sarsar, yeni aşklar ya da yeni korkular yetiştirmek için…

Ece Uzunhasanoğlu

Leave a Reply