EdebiyatGenel

Bir Rüya

By 18 Şubat 2021 No Comments

Kız bir rüyadan uyandı.

Ne zaman güzel bir rüya görse yaptığı gibi gözlerini yeniden kapattı ve hafızasına iyice kazımak için gördüklerini yeniden canlandırmaya çalıştı. Rüyasında parlak bir gökyüzünün altında, güneşli bir yaz günündeydi. Etrafı ormanlık bir göl kenarındaydı ve güneş vücudunu ısıtıyordu. Başını hafifçe yukarıya kaldırmış ve gökyüzünün ne kadar mavi olduğunu düşünüyordu. Yine o şiirin etkisindeydi. Yıllardan beri yatmadan önce bir şiir okumayı kendine adet edinmişti ve o gece belki de yüzlerce kez okuduğu şiiri okumuştu. Çünkü ne zaman canı sıkılsa o şiiri aklına getirir ve saatlerce gökyüzünü izlerdi.

Yeniden gözlerini açtı. Yan odadan gelen tanıdık sesler hayali anısının içine karışıyor ve bu güzel rüyayı lekeliyordu. Yavaşça yatağında doğruldu. Saatine baktı, saat on buçuktu. Odasına hızlıca bir göz attı, bir tek şey dışında her şey aynıydı. Bir koku. Odası her zamankinden farklı kokuyordu. Daha önce hiç duymadığı koku bir çeşit ilaç kokusuna benziyordu ve bütün odayı doldurmuştu. Bir anda başında keskin bir ağrı hissetti.

İlk uyandığında da başı ağrıyor muydu diye düşündü ama öyle güzel bir rüya görmüştü ki anımsayamıyordu. Hem odasını havalandırmak hem de hala rüyasından kaynaklanan bir içgüdüyle pencereyi açmak istedi. Küçük adımlarla yatağıyla, penceresi arasındaki iki metrelik mesafeyi geçti. Pencereyi açtığında gökyüzünün tamamen lacivert olduğunu gördü. Manzarası da değişmişti. Her sabah görmeye alıştığı ufacık bir park, sıra sıra ağaçların arkasından sarı ve beyaz gövdeleriyle kendini gösteren evler ve her gün kimi zaman sevgililerin, kimi zaman onlu yaşlardaki erkek çocuklarının ve özellikle son günlerde daha sık gördüğü yaşlı insanların tek başına oturduğu o banklar da orada yoktu. Hepsinin yerine çok çok uzaklarda belli belirsiz kendisini gösteren bir şehir silüeti, lacivert, gecemsi gökyüzünün altında eziliyordu. Kız hiçbir şeye anlam veremiyordu.  Bir gece önceyi düşünmeye çalıştı. Hiçbir şey hatırlayamadı. Yoksa günlerdir, haftalardır uyuyor muydu? Evinde ve odasındaydı. Her şey yerli yerindeydi ama bulmayı umduğu mavi gökyüzü neredeydi? Güneş bugün doğmamış mıydı? Güneş doğmayı ne zaman bırakmıştı?

Saatine yeniden baktı ve saat on kırk beş olmuştu. Ne yapacağını bilemez bir halde, bir gündüz vakti, bir geceyi seyrediyordu. Berrak gökyüzünde yalnızca tek bir yıldız parlıyordu. Çok uzaklardan ama çok yakındaymışcasına parlayan tek bir yıldız vardı. O yıldıza tutunmak istercesine sol elini gökyüzüne doğru uzattı ve tam o anda bir sarsıntı hissetti. Birden her şey hareket etmeye başladı. Ardından körüklü bir trenin çıkardığı kaba bir gürültüye benzer bir ses duydu. Daha yeni alışmaya başladığı manzarası ondan uzaklaşıyordu. Bu manzara bir tabloya ne kadar benziyordu. Aslında kopyalarını her yerde gördüğü ama bir yurt dışı seyahatinde farklı bir gözle baktığı bir tabloydu bu. Van Gogh’un Yıldızlı Gece’si ondan sarsıla sarsıla uzaklaşıyordu şimdi. Kız sesler duymaya devam ediyordu. Yaşı ilerlemiş bir adamın öksürüklerine benzeyen ama gittikçe azalan ve acıklı bir inlemeye dönüşen seslere benziyordu, ağır ağır ilerleyen trenin sesleri. Ara ara ağaçlar, boş tarlalar ve insansız, kimsesiz yollar eşlik etti yaşlı adam öksürüklerine. O parlak yıldız gittikçe uzaklaştı, sadece duru bir lacivert kaldı geriye. Kız geçen sürenin saatler mi yoksa dakikalar mı olduğunu anlayamadan seyretti, akıp giden manzarayı. Alabildiğine gök yüksek ve alabildiğine lacivertti. O iki dizeyi, bir idam mahkumunun ağzından dökülen son sözlermişcesine, biraz dalgınca okudu: “Durma kendini hatırlat, durma göğe bakalım!”.

Kız yeniden uyandı. Her şey yerli yerindeydi ve başında bir ağrı vardı. Saat on buçuktu…

Tuğba Koç
Kişisel Blogu: https://aklimdangecenlerr.wordpress.com/

Leave a Reply