FikirToplumYaşam

KARA KITA…

By 12 Ağustos 2020 No Comments

Gençliğimin kum taneleri gibi savrulduğu topraklar. Binlerce zorluğa birkaç yılda şahitlik ettiğim mahkeme. İşin aslı Afrika’da, ne anlatmakla ne de yaşamakla biter dertler ve mücadeleler. Senelerdir süre gelen savaşların, sömürgelerin, ezilmişliğin ve itilmişliğin içine doğmuş sanki bu toplumun evlatları, sanki hatayı doğmakla yapmışlardı. Güneşin kavurması yetmezmiş gibi insanların merhametsiz şeytanlarına karşı bir dik duruş. Ortaokul ikinci sınıftayken tanışmıştım Sudan’la, 2008 yılı Haziran aylarıydı. İlk taşınacağımızı duyduğumda “dünyada böyle bir ülke mi var?” diye sormuştum doğrusu. Haritadan ülkenin konumuna bakmış, internet üzerinden yapabildiğim kadar araştırmıştım. Herkesçe bilinen başkent, Nil Nehri gibi bilgiler vardı sadece. Hayatımı değiştirecek tecrübeleri edineceğim söylenmemişti hiçbir sitede. Kara kıta, dünyanın en zengin ve en fakir şaşılası şu toprakları. Varlık içinde yokluk, çareler içinde binbir dert. Üzerine yazılacak ve konuşulacak onlarca mevzusu vardır bu toprakların, inanın saymakla bitmez. Ben ise size sadece kendimden ve yaşadıklarımdan kesenize bir nebze mücevher bırakacağım.

Sudan’ da , Kuzey Afrika’ da geçirmiş olduğum senelerimin bana kattığı binlerce değerin en önemlisi sabır ve metanetti sanırım. Sanırım diyorum çünkü bana kattığı sayısız değerden en önemlisi hangisi veya hangileri seçmek zor benim için. Sudan ben kendisine ulaştığımda Türkiye’ nin tam 3 katı büyüklüğündeydi. Sizde duymuşsunuzdur belki ,zamanla Darfur’ da çıkan iç savaştan sebeple Kuzey ve Güney Sudan olarak ayrıldı ve  iki devlet oldu. Resmi olarak 2011 yılında referandumla ayrıldı ama iç savaş 2005 yılında yaşandı.

Açıkçası o refarandumda orada bulunan biri olarak devlet tarafından plebisit yöntemiyle topluma oy kullandırıldığını söylemem gerekir. Referandumun sonunda Kuzey Sudan müslümanlara; Güney Sudan ise hristiyanlara ait hale geldi. Ne müslümanların ne de hristiyanların bu ayrımı istediklerini söyleyemem. Oldukça sancılı bir süreçti, ardı arkası kesilmeyen petrol kuyrukları, uzun süren su ve elektrik kesintileri, ve doların fırlaması ise toplumların ezbere bildiği şu meşhur sorun. Biz ailemle başkentte ve tanınan bir semtte oturduğumuz için bu sorunlarla en azami şekilde mücadele ettik ama Sudan halkı yine bir mücadelenin yeniden ortasındaydı. Bir ay süreyle ilan edilen sokağa çıkma yasağında evimizin önünden tek seferde kırka yakın zırhlı aracın geçişini izlemiştim. Yine evimizin yakınlarında patlayan bombaları takip edip Sudan’lı arkadaşlarımdan bilgi almaya çalışıyordum daima ve olayların hızla arttığı süreçte üç gün sürelerle iletişim kesiliyordu.

Çatışmaların son raddeye geldiği noktada Türk Büyükelçiliği bizi ülkeden çıkaracağını, bunun için devletimizin hazırlık yaptığını söylemiş ve toplanabileceğimiz ortak bir nokta belirlemişti. Çünkü Sudan’ da yaşayan Türkler birbirlerine yakın ve belli semtlerde ikamet ediyorlar. Bu sürece kadar neden bekledi büyükelçilik diyecek olursanız da gariptir ki beyaz tenli olmak size ülkede bir koruma sağlıyor .Kendi toplumlarından olmadığınızı anladıklarında zaten iç karışıklığı olan ülkeye farklı bir devleti daha dahil etmek istemedikleri için dokunulmaz sayılabilirdik, tabii koyulan kurallara rağbet ettiğimiz sürece. Büyükelçilik de bunun farkında olduğu için orada ikamet eden vatandaşlarını yani bizleri çıkarmak gibi keskin bir girişimde bulunmamıştı. Burada bulunan Türkler belli bir işgücünü istihdam ettiği için tarihten gelen ortak bir geçmişimizin olması ve Türklere Osmanlı torunu gözüyle bakılması da gözle görülmese de hissettiğimiz dokunulmazlık çerçevelerimizdi.

Bu olaylar yaşanırken Güney Sudan’ ın ülkenin petrol rezervlerinin % 70’ ini barındırmasından dolayı bölünmenin yaşandığını zamanla farketmiştim. İlk başlarda “Hristiyanlara hakları tanınmıyor müslümanlar tarafından” diyerek özerkliliğinin tabanını oluşturmaya çalışan Güney devletinin askeri güçleri, asıl dertlerinin farklı olduğunu Kuzey’ den gelen Hristiyanları canlı canlı yakarak ve onlara zulm ederek ispatladı. Bu sebeple bu topraklarda doğmak suç sayılmış diyorum. Çünkü diliniz ve dininiz açlık ,sefalet ve zorluk karşısında öyle önemsiz ki, diğer şeylerin karşısında olduğu gibi. Ben Sudan’ da dolar fırladığında uzayıp giden petrol kuyruklarını öyle iyi hatırlıyorum ki, yani petrolünüz var ama muhtaçsınız, altınınız var madeniniz var ama açlık ve sefaletten kırılıyorsunuz. Koskaca bir Nil Nehri yanınızdan akıp gidiyor ama bir damlasına hükmünüz yok. Varlık içinde yokluk çekiyorsunuz. Zenginliğiniz var ama fakirsiniz, münakaşalı olduğunuz devlet yok ama düşmanınız hesapsız. Bu durumu anlatmak oldukça güç. Lakin buna rağmen Sudan’ da her üç kişiden biri hafızdır.

Başta bahsettiğim metanet işte tam burada başlıyor, bize acı gelen ama Kuran-ı Kerim’ in ‘sabretmek güzeldir’ dediği düstur ve ahlak tam olarak burada yaşıyor. Yaşayışlarıyla sanki birkaç acı için Rahman’a naz mı edeceğiz diyen insanlarından, ümidin maddeye bağlı olmadığını öğreniyorsunuz. İki buçuk gram ruhun kilolarca vücudu ayağa kaldırmaktan öte nelere sancaktarlık ettiğini görüyorsunuz. Açıkçası toplumun bu metanetli ve ferasetli duruşunu överek anlatmaktan imtina ediyorum zira zamanla bu duruma öyle alışılıyor ki Afrika’ ya zenginlik layık bile görülmez hale geliyor. Sanki onlar bu durumdan memnun ve idare ediyorlar bir şekilde biz el uzatmayalım der hale geliyor diğer toplumlar, maalesef  buna biz de dahil. Bu sebeple över gibi anlatmaktan imtina ediyorum ancak ümidi, mücadeleyi, sabrı, sevgiyi, insanı insan yapan ne varsa hanesinde bulunduran ve yozlaşmamış şu toplumlara bu kadarcık güzel sözü söylemenin haklı bir tutum olduğuna inanıyorum.Güneşli günlere ulaşmaları dileği ve ümidiyle,

Kara kıtanın evlatlarına sevgi ve özlemle…

Aysel SICAK

Leave a Reply