Edebiyat

KİMLİK

By 4 Ağustos 2020 No Comments

Uzun zamandır içinde tuttuğu nefesi geri vermişti sonunda. Gözlük camları buğuluydu. Çıkardı, sildi,
tekrar taktı. Rüzgâr, buz gibi havaya rağmen giydiği ince ceketinden, içine doğru işliyordu.

Bir bankın en köşesinde, neredeyse düşecek şekilde, oturmuştu. Kimi, neyi arıyordu gözleri
bilmiyordu hatta işin doğrusu hatırlayamıyordu ancak beyni dur durak bilmeden insanları inceleyip,
süzgecinden geçirmeye devam ediyordu. “Sen değilsin.” “Hayır, sen de değilsin.” Diye söylenip
duruyordu. “Yok, ne işim var benim burada!” diye bağırarak kalktı banktan. Dünya bir saniyeliğine
durmuş gibiydi. Koca İstanbul çok küçük bir an için, kendisine haykıran bu adamı dinlemek için
durmuştu. İlgisini çekmemiş olacak ki sonrasında hiçbir şey olmamış gibi devam etmişti o bitmek
bilmeyen telaşlı koşuşturmacasına.

Gözlerini kapayıp hatırlamaya çalıştı.. Evden çıkarken ceplerini kontrol ettiğini anımsadı. Eskiden
beyaz olan ama kullanılmaktan sararmış portmantonun önünde dururken ceplerindeki eksikliği fark
etmişti. Henüz kendine uygun bir kimliği yoktu. Bugün de dışarı zaten aramak için çıkmıştı. Arayacak
ve kim olmak istiyorsa o olacaktı. Gözlerini açtığında sahile geri dönmüştü. Ne için burada olduğunu
hatırlamış olması kırışmış yüzünde koca bir tebessüm oluşturmuştu. Hatırladıktan sonra insanları
incelemeye devam etti. Elbette ki kimliksiz yaşayamazdı, değil mi? Evrenin en büyük ressamı olan
Tanrı’nın en iyi tablosu olan doğayı ve insanı seyre koyuldu.

“Çalışmaktan yorulmuş iş adamı? Iıh, olmaz. Peki ya şurada pamuk şeker satan yaşlı adam? Yok, yok.
O hiç olmaz. Onun kalbinin artık bir şeyler hissettiğini sanmıyorum. E kim peki? Bebeğiyle yürüyen şu
genç anne mi? Tabi ki hayır. Ne anne ne de bebek olmaya hazır değilim. Uzun uzun o bankta, öylece
kendi kendine konuşup düşündü. Tek bakışıyla sanki bütün kenti süzmüş, sanki tüm insanları
görmüştü. O mu, bu mu, şu mu derken yanındaki gölgeyi fark etmemişti.

Kocaman dolu gözlerine karşın minnacık bir bedeni vardı. “Bu gözler, bu bedene ait olamaz” diye
geçirdi içinden. Ayakları çıplaktı, bacaklarını birbirine doladı. Mahcup gözlerle baktı. Gözleri bankı
işaret ediyor, konuşmamasına rağmen “Oturabilir miyim?” diyordu. “Haydi, gel, otur.” dedi adam.
Utana sıkıla oturdu küçük. Bir adama baktı, bir kendine. İçinden ne geçiyordu bilinmezdi ancak
sonunda konuştu. “Alsana.” dedi sessiz bir mırıltıyla. Elindeki mendilleri gösteriyordu. Duymak
neredeyse imkânsızdı ancak adam kulak kesilmişti. Tebessüm etti. “Hiç öyle denir mi?” dedi. “E söyle
o zaman, nasıl denir ya?” Adam bunu duyar duymaz bastı kahkahayı. Uzun uzun güldü. O güldü,
çocuk güldü.

“E alıyorsan al, bak güneş batacak. Evden beklerler.” Adam elini cebine daldırdı. Cebinden çıkardığı
birkaç lirayı çocuğa verdi. Ayağa kalktı. Çocuğu bankta bir başına bırakıp yürümeye, sanki nereye
gideceğini biliyormuş gibi yürümeye başladı. Bir an durup geriye döndü. Çocuğun yanına eğildi, alnına
sıcak ve yumuşacık bir öpücük kondurdu. “Teşekkür ederim küçüğüm. Ben bugün tüm insanlık
utansın diye sen olacağım.”

 

Eylem Deniz

https://medium.com/@eylemdeniz

Leave a Reply